<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0" xmlns:cc="http://cyber.law.harvard.edu/rss/creativeCommonsRssModule.html">
    <channel>
        <title><![CDATA[Stories by İMÜSDT Anka on Medium]]></title>
        <description><![CDATA[Stories by İMÜSDT Anka on Medium]]></description>
        <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
        <image>
            <url>https://cdn-images-1.medium.com/fit/c/150/150/1*TOwcchUt7MrKqO-1ccNNoA.png</url>
            <title>Stories by İMÜSDT Anka on Medium</title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
        </image>
        <generator>Medium</generator>
        <lastBuildDate>Tue, 09 Jun 2026 22:45:49 GMT</lastBuildDate>
        <atom:link href="https://medium.com/@imusdtankadergisi/feed" rel="self" type="application/rss+xml"/>
        <webMaster><![CDATA[yourfriends@medium.com]]></webMaster>
        <atom:link href="http://medium.superfeedr.com" rel="hub"/>
        <item>
            <title><![CDATA[AYA TRİADA RUM ORTODOKS KİLİSESİ]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/aya-tri%CC%87ada-rum-ortodoks-ki%CC%87li%CC%87sesi%CC%87-dd949d8f6721?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/dd949d8f6721</guid>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Wed, 16 Feb 2022 14:59:41 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2022-02-16T14:59:41.950Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>HAZIRLAYAN: Havva Kunut, EDİTÖR: Emre Yılmaz Baysal</em></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/383/1*r7SDZRHsQaRLDlog9pm91g.png" /></figure><p>Bu yazımızda sizleri Beyoğlu-Pera’da bulunan en görkemli kiliselerden biri olan Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi’ne götüreceğim.</p><p>Kilisenin bulunduğu arazide daha önceleri eski bir Rum Ortodoks mezarlığı ve Aya Yorgi’ye atfedilmiş ahşap bir kilise bulunmaktaydı.<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Aya_Triada_Rum_Ortodoks_Kilisesi_(Beyo%C4%9Flu)#cite_note-:0-1">[1]</a> Dönemin Rum Ortodoks cemaatinin ihtiyaçlarına karşılık veremediği gerekçesiyle kilisenin mezarlıkla birlikte yıkılıp yerine daha görkemli bir kilisenin yapılması kararlaştırıldı.</p><p>Kilise, Kutsal Teslis’e (Tanrı’nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan üçlü doğası) adanmıştır ve Pera bölgesindeki en büyük kilisedir. Sultan II. <strong>Abdül Aziz</strong> ve Sultan II. <strong>Abdülhamid</strong> dönemlerinde yaptırılmış ve açılışı 11 Eylül 1880 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Rum Cemaati tarafından inşa edilen en görkemli kiliselerden biridir. Kilisenin inşaatı, mimar <strong>Potesaros</strong>’un tasarım çizimlerine göre gerçekleştirilmiş ve 1867–1880 yılları arasında 13 yıl boyunca sürmüştür. Mezarlığın nakli Pangaltı semtine yapılmıştır. Kubbeli haç bazilikası şeklindedir.</p><p>Etrafı yüksek duvarlarla çevrili geniş bir bahçe içerisinde bulunan kilise, Yunan haç planına sahip ve merkezi kubbeli, kâgir bir yapıdır. Doğu-batı ekseninde uzanmaktadır. Giriş cephesinin ve aynı zamanda narteksin her iki yanında simetrik olarak konumlanmış toplam iki adet dört katlı, kubbeli çan kulesi bulunmaktadır. Kubbe kasnağındaki on iki pencere, İsa’nın on iki havarisini simgelemektedir.</p><p>Kilise, tipik iki çan kulesi ile Gotik tarzıyla ayırt edilmektedir. İkonların yer aldığı templon mermerdir ve vitray pencereleri çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. İkonların çoğu Bizans batı tarzıdır. Kilise 23 Mart 2003 tarihinde tamamen yenilenmiş ve yeniden açılmıştır.</p><p>Sizlere Aya Triada Aşevinden de bahsetmek isterim.</p><p>Beyoğlu Rum Ortodoks Kilise ve Mektepleri Vakfı’nın Aya Triada aşevi, 1935 yılının Ekim ayında, o dönem Vakfın ruhani lideri İrinupolis Metropoliti Konstantinos, Aya Triada kilisesinin vaizi, diyakoz Poliefktos Finfinis ve Kilise Komitesinin inisiyatifi ile vücut bulmuştur.</p><p>Aşevinin amacı, Beyoğlu Rum Ortodoks Kilise ve Mektepleri Vakfı’na bağlı okullarında yani Zoğrafyon’da, Zapyon’da, Aya Triada okulunda, Aya Konstantin okulunda, Kentriko Kız okulunda ve Nane ve Aynalıçeşme okullarında eğitim gören muhtaç öğrencilere “yeterli ve besleyici gıda” sunulmasıydı.</p><p>Gönüllüler, Aşevi kurumunun sağlıklı ve başarılı bir şekilde işleyişinin en önemli faktörlerinden birini teşkil etmekteydi ki günümüzde de bu önem süregelmektedir. Bu gönüllülerin çoğu Rum Cemaatinin önde gelen ailelerindendi. Diğer insanlara yardım ve hizmet etme değerlerini onurlandırmak için yetiştirilmişlerdi.</p><p>Zira yüksek sosyal statülerine karşın, aşevleri vasıtasıyla sundukları hizmet, hayırseverlik anlayışının uygulamaya yansımasıydı ve bu şekilde sadeliğin ve kadirşinaslığın birer örneğini teşkil ediyordu.</p><p>Aşevi bugün de aynı gayretle, muhterem Metropolit Germanos himayesinde ve seçkin gönüllü bayanların destekleriyle en üst düzeyde hizmet vermeye devam etmektedir.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/300/1*6HCbF2ptzrZ-VpMJ6258AA.png" /></figure><p>Peki Aya Triada nedir?</p><p>‘Aya’ ve ‘Triada’, <em>‘</em>Aya ‘Triada’ (Αγία Τριάδα) şeklinde birlikte kullanıldığında Hristiyan teolojisinin en temel doktrini olan, Baba-Oğul ve Kutsal Ruhu ifade eder ve “Kutsal Teslis” anlamına gelir. ‘Triada’ (Τριάδα) ‘üçlü’ demektir<strong>. </strong>‘Baba her şeyin kaynağı ve menşeidir. Oğul ve Kutsal Ruhtan ayrıdır.</p><p>Tanrı’nın şahıslığı tabiatında önce gelir; başka bir ifadeyle Tanrı’nın tabiatı mantıken şahıslığından sonradır. Bunun içinde Tanrı’nın tabiatı, diğer iki unsurun tabiatıyla aynıdır. Baba tanrılığını diğer iki tanrıyla paylaşır. Oğul, Baba’nın hikmeti ve gücüdür. Oğul, Baba ile aynı tabiattandır; fakat şahıs olarak ayrıdır. Oğul, Baba’nın suretidir.</p><p>Kutsal ruh ise, sadece doğrudan Baba’dan ve dolaylı olarak da Oğul’dan tezahür etmiştir. Kutsal Ruh, Oğul Tanrı Mesih’in suretidir. Ortodoks inancında bu üçlü aynı tözdendir ve Kutsal Ruh, Baba’dan kaynaklanır. Ruhülkudüs olarak bilinen Kutsal Ruh, Baba ile Oğul arasındaki tamamlayıcı bağ olarak yorumlanmış ve aynı Tanrısal nitelikte kabul edilmiştir.</p><p>Şimdi sizleri kiliseye ait görsellerle baş başa bırakıyorum.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/448/1*V58yXN7oelGvsGnbEvpqTw.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/450/1*bSK7adk3EW4sl_QazCqnUA.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/425/1*MyMEZlrFoWFcFPu5cg__zA.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/487/1*orsojcjpOe548LLrXa63IA.png" /></figure><p>KAYNAK: <a href="http://www.stavrodromion.org/tr/churches/agia-triada-stavrodromiou">http://www.stavrodromion.org/tr/churches/agia-triada-stavrodromiou</a></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=dd949d8f6721" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Geleneğe Karşı Bir Başkaldırı: Empresyonizm]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/gelene%C4%9Fe-kar%C5%9F%C4%B1-bir-ba%C5%9Fkald%C4%B1r%C4%B1-empresyonizm-c3c29ec9f6f2?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/c3c29ec9f6f2</guid>
            <category><![CDATA[sanat]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Fri, 11 Feb 2022 22:31:10 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2022-02-11T22:31:10.686Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>YAZAN: Elif Yasemin Gün, Editör: Havva Kunut</p><p>1800&#39;lü yılların Paris’ini incelediğimizde ressamların genellikle atölyelerde Yüksek Rönesans resimleri yaptığı görülür.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/656/0*m16Iu02WOwUuaXaI.jpeg" /><figcaption>Claude Monet, İzlenim: Gündoğumu,1872 Kaynak: Mevzu Sanat</figcaption></figure><p>Claude Monet ise <em>en plein air -açık hava ressamlığı- </em>dedi ve yapmış olduğu izlenim: Gündoğumu eseriyle bir devrime ismini verdi. Bu çalışmayla birlikte Empresyonizm-<em>İzlenimcilik</em> akımı kendini göstermiş oldu. Monet eserinde bizleri çevresinde yetişmiş olduğu Normandiya’nın La Havra limanıyla tanıştırıyor. Sisli havanın arasından süzülen kızıl güneş, mavi deniz ve gökyüzünü zıtlığının büyüsüyle taçlandırıyor. Monet, denizin dalgalarını cesur fırça darbeleriyle izleyicisine geçiriyor. Eser 1874&#39;te Nadar’ın fotoğraf stüdyosunda Société Anonym des Artistes’in ilk ortak sergisinde sergilendi. Eser hakkında gelen çarpıcı yorumlardan biri şair Armand Silvestre tarafından yapıldı. Silvestre: “Anlamı şudur ki onlar muazzam bir çağdaş sanatı getirecek olan izlenimlerinin peşindedir.”</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/656/0*r2mbwky2mBEsQ5k7.jpeg" /><figcaption>Edgar Degas, Dans Sınıfı, 1873 Kaynak: Arthipo</figcaption></figure><p>Edgar Degas eserlerinde insanları, opera, bale, tiyatro oyuncularını ve seyircileri yaşatmasıyla bilinen Empresyonist ressamlardan biridir. Degas Dans Sınıfı eserine balerinleri provadaki en doğal halleriyle resmediyor. Çalışmadaki sınıf usta otorite Jules Perrot’nundur. Degas sahneyi resmedebilmesi için izin almış olmasına rağmen provaya uzun bir süre girememiş, bu eserinde kendisine tek tek poz veren balerinlerden bir kompozisyon yaratmıştır. Eserin çarpıcı noktası balerinlerin kostüm detaylarıyla yaratılmış kontrasttır. Dansçıların ifadeleri incelendiğinde yaşadıkları duygular açıkça hissedilir. Dinlenirken rahatlamaları, konsantrasyonları, yorgunlukları Degas tarafından ustaca işlenmiştir.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/656/0*3-n19UAEimfOPF_3.jpeg" /><figcaption>Berthe Morisot, Beşik, 1872 Kaynak: İstanbul Sanat Evi</figcaption></figure><p>Berthe Morisot, Edouard Manet stilinden etkilenen Empresyonist ressamdır. Kadın Empresyonist ressamlar erkeklere kıyasla kadın ve kadına dair konseptleri işlemişlerdir. Beşik eserinde Morisot çalkantılı evliliğe sahip kız kardeşini bebeğiyle resmetmiştir. Morisot eserine eklediği detaylarla anne bebek ilişkisini, annenin şefkatini vurgulamıştır. Annenin çenesindeki eli bebeğin kıvrık koluyla aynıdır, anne beşiği merhametle nazikçe tutar. Resme eklenmiş pastel tonlar bu şefkat duygusunu pekiştirir. Beşiğin üzerindeki tül ile ressam odağı bebekten alıp anneye çekmiştir.</p><p><em>Kaynak: Diana Newall, Empresyonistler: Ayrıntıda Sanat, Elif Dastarlı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.</em></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=c3c29ec9f6f2" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[ZAMANIMIZI İYİ DEĞERLENDİRİYOR MUYUZ?]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/zamanimizi-i%CC%87yi%CC%87-de%C4%9Ferlendi%CC%87ri%CC%87yor-muyuz-7c0e89300ba8?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/7c0e89300ba8</guid>
            <category><![CDATA[hayat]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Wed, 09 Feb 2022 19:35:55 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2022-02-11T22:45:16.336Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>YAZAN: Havva KUNUT, EDİTÖR: Sema Nur ALAGÖZ</em></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/510/1*mZpgkUQWgRpq-JWCds0NIA.png" /><figcaption><a href="https://pixabay.com/">https://pixabay.com/</a></figcaption></figure><p>Hayat var olduğumuz her an devam ediyor. Zaman ise bizlere verilmiş, her yeni gün yenilenen ama ne zaman biteceğini bilemediğimiz bir servet. Evet her şeyin sonu olduğu gibi bize verilen zamanın da sonu gelecek elbet. Peki biz bu zamanı iyi değerlendiriyor muyuz? Asıl önemli olan kısmı bu bence.</p><p>Bizleri diğer varlıklardan ayıran en üstün şey akıldır. Ve iyi kullanılan bir akılla zaman da iyi değerlendirilir. İbn-i Sina’nın bir sözü vardır:</p><p>¨Kişinin aklı bol olursa, zamandaki kıtlıktan ona bir ziyan olmaz. Kıtlığa rağmen, o aklının bolluğu sayesinde hoş yaşayabilir. ¨</p><p>Buradaki akıl bolluğu aklın iyi çalışması anlamındadır. Ve sizce de öyle değil mi?</p><p>Aklını iyi kullanan insan, zamanını iyi değerlendirebilir, daha pratik düşünebilir, plan program yapıp ona uyabilir ve ihtiyacı olmayan şeylerden çok ihtiyacı olan şeylerle ilgilenip, kendini meşgul etmek yerine kendini geliştirip sıkılmadan kendine zaman ayırabilir. Şimdi burada bir nefes alıp düşünelim. Biz vaktimizi gerçekten iyi değerlendiriyor muyuz? Kendimizi geliştirecek, bize iyi gelecek şeylerle mi uğraşıyoruz yoksa ihtiyacımız olmayan şeylerle mi?</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/571/1*FAydn8wlLxCZsFVNSaMaEg.png" /><figcaption><a href="https://pixabay.com/">https://pixabay.com/</a></figcaption></figure><p>İnsan en iyi kendini tanır. En iyi kendine dost olur. Ve yine en iyi bir şekilde kendisinin en büyük düşmanı olma kapasitesine sahiptir. Bize gerçekten neyin iyi gelip gelmeyeceğini yine biz bilebiliriz. Deneyerek, keşfederek farkına varabiliriz. Bazen şartlar bize iyi gelecek bazı şeylerde fedakârlık etmemizi gerektirebilir. Maddiyatımız yetmeyebilir ya da manevi sorunlarımız olabilir. Her anımız mükemmel olacak diye bir şey yok. Ama böyle durumlarda da şartları katlanabilir hale getirmek de bizim elimizde.</p><p>Stefan Zweig, Mecburiyet isimli kitabında şöyle demiştir:</p><p>¨Her esaretin içinde özgürlük vardır.¨. Evet ben de buna katılmaktayım. Ellerimize prangalar bile vursalar zihnimize vuramazlar. Aklımıza sınır koyamazlar. Böyle durumlarda zihnen bile kendimize iyi gelebiliriz. Hayata olan ümidimizi koruyarak, hayal kurmaktan vazgeçmeyerek, nefes terapileri yaparak ve daha fazlası ile kendimize iyi gelebiliriz. Yeter ki kendimize iyi gelmek isteyelim.</p><p>Şimdi böyle konuşuyorum ama tabi ki benim de bomboş, tembellik ederek geçirdiğim günlerim oluyor. Ama o günün sonunda kendimi eksik hissediyorum. Sizler de kendinize kulak verip, kendinizi geliştirecek şeyler yapmaya alıştıkça; tembellikle geçen günün ardından kendinizi eksik hissedeceksiniz. Tabi şu an ki sistemde makine olmamız bekleniyor bizden. Çalış, çalış çalış. Zaman bulmakta zorluk çekiyoruz bu şekilde de. Ama gerçekten planlı hareket edersek kendimizi geliştirmeye zaman yaratabileceğimize inanıyorum ben. Ve herkes bunu yapabilir. İstemek, inanmak ve çabalamak yeterli.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/481/1*N81e7gIk5nQ41oIfUWcv4g.png" /><figcaption><a href="https://pixabay.com/">https://pixabay.com/</a></figcaption></figure><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=7c0e89300ba8" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[SENT ANTUAN KİLİSESİ]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/sent-antuan-ki%CC%87li%CC%87sesi%CC%87-9ab3a5862d21?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/9ab3a5862d21</guid>
            <category><![CDATA[gezi]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Wed, 09 Feb 2022 19:31:21 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2022-02-11T22:45:39.486Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>HAZIRLAYAN: Havva KUNUT, EDİTÖR: Emre Yılmaz BAYSAL</em></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/458/1*5XJUwNdcQnCIkynXCw6NwQ.png" /></figure><p>Bu yazımızda sizleri Sent Antuan Balzikası olarak da bilinen Sent Antuan Kilisesi’ne götüreceğim. Kilise bildiğiniz gibi İstiklal Caddesi/Beyoğlu’nda bulunuyor. Ve ihtişamı ile hayran bırakıyor.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/459/1*NqULxiHi_LuhzsjaIinEyg.png" /></figure><p>İlk önce kilisenin tarihi sürecinden bahsetmek istiyorum sizlere.</p><p><strong>1221</strong>.<br> Fransiskenler Konstantinopolis’e (İstanbul) tam anlamıyla yerleştiler. İlk evleri Theotokos Kyriotissa kilisesi oldu.</p><p><strong>1230</strong>.<br> Otuzlu yılların başlarında Rahipler, kurucuları Assisili Aziz Fransua adına, Galata civarında başka bir kilise inşa ettiler. Bir mimarlık şaheseri olan bu tapınak, o zamanlarda Latinlerin Aya Sofyası olarak tanındı.</p><p><strong>1306</strong>.<br> Rum kesimindeki ilk kiliselerinden uzaklaştırılan Rahipler, Galata’da Aziz Fransua’da bulunan kardeşlerine katıldılar. 350 yıl boyunca ellerindeki tek kilise Sent Antuan olacaktı.</p><p><strong>1697</strong>.<br> 1639 ve 1660 yangınlarında iki kere alevler içinde kalan ve yeniden kurulan, bütün çevresini yutan 1696 yangınından mucize eseri kurtulan Aziz Fransua Kilisesi, II. Mustafa tarafından annesinin baskıları sonucunda camiye çevrildi.<br> 7 Mart günü Rahipler, Pera’daki küçük bir kır evine taşındılar.</p><p><strong>1724</strong>.<br> Pera’da Aziz Antuan adına yeni bir kilise inşa edildi ve kutsandı.</p><p><strong>1904</strong>.<br> Yeni tramvay yolu için Aziz Antuan Kilisesi’nin yıkılması gerektiğinden Rahipler aynı cadde üzerinde kiliselerini kurabilecekleri bir alan aradılar. Özel bir toplantıda X. Papa Pius, Bölge Temsilcisi Peder Giuseppe Caneve’yi teşvik etti ve projeyi kutsadı.</p><p><strong>1905</strong>.<br> 21 Kasım günü Peder Caneve, kontratı imzaladı.</p><p><strong>1906</strong>.<br> 23 Ağustos günü Papa’nın Vekili Mgr. Giovanni Tacci’nin Genel Vekili Mgr. Giovanni Borgomaneto, kutsamada bulundu ve yeni kilisenin temeline ilk taşı koydu.</p><p><strong>1907</strong>.<br> Maddi kaynak yetersizliğinden Aralık ayında inşaat çalışmaları yarıda kesildi.</p><p><strong>1910</strong>.<br> İki uzun yıldan sonra Ocak ayında, kaldırım düzeyindeki inşaata, bir an önce bitirme isteğiyle yeniden başlandı</p><p><strong>1911</strong>.<br> İki yıl daha geçtikten sonra yeni kilise tamamlandı.</p><p><strong>1912</strong>.<br> Aziz Antuan’ın naşının Padova Basilikası’ndaki yerine taşınmasının yıldönümü olan 15 Şubat günü Rahipler, yeni kiliselerine taşındılar, kilise kutsandı ve ibadete açıldı.</p><p><strong>1913</strong>.<br> 16 Kasım günü Apostolik delege Mgr. V. Sardi yeni ve muhteşem tapınağı kutsadı. O dönemde İtalya, Padova’da Basilica del Santo’nun Yöneticisi olan Peder Giuseppe Caneve yeni kutsanan kilisedeki ilk ayini kutladı.</p><p><strong>1932</strong>.<br> Papa XI. Pius kiliseyi, onurlandırdı ve bir Basilica düzeyine yükseltti.</p><p><strong>1932</strong>.<br> Bulgaristan Apostolik Delegesi Mgr. A. G. Roncalli, Aziz Antuan’ın 700. ölüm yıldönümü nedeniyle, Aziz Antuan günü olan 13 Haziran’da, Tredicina vaazını vermek ve Pontifical Ayini’ni kutlamak üzere davet edildi. Bu gelecekteki Papa XXIII. John’un Türk Katolik Cemaatiyle ilk iletişimiydi.</p><p><strong>1940</strong>.<br> Savaş bütün Avrupa’yı kasıp kavururken, Aziz Antuan gününde Türkiye’deki Apostolik Delege Mgr. A. G. Roncalli, Türkiye’nin savaşın dehşetini yaşamaması için Aziz’in korumasını diledi.</p><p><strong>1949</strong>.<br> Kilise, İtalyan şirketi Vincenzo Mascioni (Cuvio Varese) tarafından kurulan, elektronik bir org kazandı. Bu org resmi olarak 15 Şubat günü çalınmaya başlandı.</p><p><strong>1967</strong>.<br> Onur veren bir olay: VI. Paul, Türk topraklarında bir Papa tarafından okunan ilk ayini sundu.</p><p><strong>1986</strong>.<br> 27 Ekim Barış Günü için Assisi Duası. Önderlerinin izindeki Müslümanlar ve Yahudilerle birlikte tüm Hıristiyanların, adalet içinde ve kalıcı bir barışa kavuşması dilendi.</p><p><strong>1987</strong>.<br> Ekümenikal Kongre’nin sonunda, II.İznik Konsili’nin 1200. yıldönümü bir ayinle kutlandı.</p><p>Şimdi sizlere Aziz Antuan’dan bahsetmek istiyorum.</p><h4>AZİZ ANTUAN</h4><p><strong>Çocukluğu ve Gençliği</strong></p><p>Aziz Antuan, 1195 yılında Lizbon’da doğdu. Görkemli ve zengin bir ailenin ilk oğluydu. Vaftiz olduğunda O’na Fernando adı verildi. O zamanlar, okuyanların oranı çok az olmasına karşın, okula gönderildi. Ailesi onun avukat olmasını istiyordu. Böylece övünecek daha fazla şeyleri olacaktı. Fakat Fernando, bu düşüncelerle ilgilenmiyor, daha mütevazi bir hayat yaşamayı seviyordu. Tanrı onu kendi yoluna çağırıyor, o da sevinçle bu yolda yürümek istiyordu. Çocuk olmasına karşın, dua etmeyi çok seviyordu.</p><p>Bir efsaneye göre, Lizbon Katedrali’nde, şeytanın varlığını hissedip yere bir haç çizerek onu kovmuştu. On beş yaşına girdiğinde ailesinin üzülüp üzülmeyeceğine aldırmadan, oturduğu sarayı terkedip, Lizbon yakınlarındaki bir manastıra girdi. Bu manastırda kendini geliştirerek Avrupa’da önde gelen bilim adamlarından biri oldu.</p><p>Fernando dünyayı terketmişti, fakat terkettiği dünya manastırda da onu rahat bırakmıyordu. Akrabaları ve arkadaşları onu devamlı ziyaret ederek, eski yaşantısına döndürmeye çalışıyorlardı. Bunun üzerine Fernando, manastırın en yetkili kişisiyle anlaşarak orayı terkedip, o zamanlar Portekiz’in başkenti olan Coimbria’daki başka bir manastıra gitti. Artık burada rahat yaşayabilir ve okumak için bu fırsatı değerlendirebilirdi. Yirmi beş yaşındayken papazlık rütbesi verildi.</p><p><strong>Portekiz’den Assisi’ye</strong></p><p>1222 yılında Fas’ta beş Fransisken misyonerin öldürüldüğüne dair bir söylenti çıktı. Hıristiyanlar ölen bu misyonerlerin cesetlerini toplayarak Coimbria’daki Fernando’nun manastırına gömdüler. Bu gömülen şehitlere Fernando da saygı gösterdi. Bu olay nedeniyle İtalya’dan Fransisken kardeşler Coimbria’ya gelmişlerdi. Fakir giysiler içinde ve yorgundular. Fakat, mütevazi ve içten davranışları, neşeleri, kuvvetli inançları Fernando’yu çok etkiledi. Kendi hayatıyla onların hayatlarını karşılaştırarak, hareket ve daha çok inançla dolu bir hayatı arzu etmeye başladı. İnancının yapıcı ve verimli olmasını arzu ediyordu.</p><p>Issız bir yere yerleşen Fransiskenler bir gün Fernando’nun yaşadığı manastırın kapısını çalarak sadaka istediler. Bu Fernando için büyük bir fırsattı. Onları içeri alarak manastırını bırakmak, fakirlik idealini gerçekleştirmek ve Fas’a misyoner olarak giderek Mesih İsa için şehit olmak istediğini açıkladı.</p><p>Manastırını bırakmak için zorlukla izin adı. Geçmişle hiçbir bağlantısının olmaması için, adını Antuan olarak değiştirdi. Bir süre sonra bir gemiyle Afrika’ya doğru hareket etti. Fakat Fas’a vardığında düş kırıklığına uğradı. Ateşi vardı, sıtmaya yakalanmıştı. Bu nedenle, nöbetler içinde titreyerek uzun bir süre yatmak zorunda kaldı. Fas’tan ayrılmaktan başka yapacak bir şey yoktu.</p><p>Bindiği gemi, ters rüzgarlar nedeniyle Sicilya’ya yanaşmak zorunda kaldı.</p><p>Sicilya’dan Assisi’ye geçerek Fransisken Tarikatı’nın kurucusu Aziz Fransua ile karşılaştı. Hastalıktan çok etkilenen Antuan, Aziz Fransua’dan çok etkilenerek onda huzur ve ışık buldu.</p><p><strong>Şamdandaki Kandil</strong></p><p>Buradan ıssız bir yer olan Monte Paolo’ya gönderildi. Burada derin derin düşünerek, Tanrı ile konuşarak ve tarikat kardeşlerine hizmet ederek günlerini geçiriyordu. Antuan, hayatının sonuna kadar bu şekilde dünyadan kopmuş olarak Tanrı’nın yolunda yaşamaya hazırdı. Fakat İncil’de dendiği gibi “İnsanlar kandil yakıp tahıl ölçeğinin altına koymazlar. Tersine kandilliğe koyarlar; oradan da evdekilerin hepsine ışık verir.”(Mt. 5,15)</p><p>Bu nedenle Tanrı sadık kulu Antuan’ı tanıtmaya başladı.</p><p>Bir gün, Forli’deki birkaç keşişe papazlık rütbesi veriliyordu. Antuan da birkaç Fransisken ile birlikte bu törene katıldı. Törende vaaz verecek olan kişi gelmediği için Antuan’a konuşma yapmasını teklif ettiler. O da kabul ederek konuştu ve bu konuşmasıyla orada bulunan herkesi büyüledi. Bu olayla, onun konuşma yeteneği keşfedilmiş oldu. O günden sonra bütün İtalya’yı ve Fransa’yı dolaşarak İncil’i vaaz etmeye başladı.</p><p>O zamanlar Kilise’de büyük sorunlar vardı. En önemli problemler de karşıt görüşler ve dinin kötüye kullanılmasıydı.</p><p>Antuan, Katoliklikten sapmış kişileri Tanrı’nın yoluna döndürdü ve kötü hıristiyanları İncil’e göre yaşamaya yöneltti. Bir gün Arles’te yaptığı konuşmayı izleyen Fransua, onu bu yolda ilerlemesi için teşvik etti.</p><p>Bir söylentiye göre, bir gün Rimini’de Antuan balıklara vaaz vermişti. Bu olay şöyle gelişti: Bu şehirde gerçek inançtan sapmış birçok mezhep vardı. Bu mezheplerin yetkilileri, Antuan oraya geldiğinde kimsenin onu dinlememesini tembihlemişler. Bu nedenle Kilise ve meydanlar bomboşmuş. Bu durumu gören Antuan, dua ederek şehri dolaşmaya başlamış. Adriyatik kıyısına giden bir yola sapmış. Denize karşı yüksek sesle şöyle konuşmaya başlamış: “Balıklar, siz Tanrı’nın sözlerini dinlemeye gelin; çünkü gururlu insanlar, Tanrı’nın sözlerini dinlemeye gelmiyorlar.”Bunun üzerine yüzlerce balık, denizde sıralanarak “Tanrı’ya şükredin, Tanrı’ya hamdedin” diyen Antuan’ı dinlemeye başlamışlar.</p><p>Bu mucizeden sonra şehirde din yolundan sapmış mezheplere mensup kişiler Antuan’ı dinlemeye gelerek tekrar gerçek yola dönmüşler.</p><p><strong>İnsanlığa Hizmeti</strong></p><p>Antuan sadece mucizeleri ile değil, Mesih İsa’nın yaptığı gibi dualarıyla, sabırlı açıklamalarıyla ve kendisi de örnek olarak insanları gerçek yoluna döndürdü.</p><p>O sadece İncil’i vaaz etmekle kalmamış, başka görevleri de üstlenmiştir. Fransisken Tarikatının yönetim sorumluluğunu almış, bu tarikatta ilahiyat okulları kurmuş, Bologna, Fransa ve Padova’da öğretmenlik yapmıştır.</p><p>Onun ne kadar büyük işler yaptığını anlayabilmek için aynı çağda yaşayan bir yazarın onun hakkında yazdığı şu satırları okuyalım.: “Vaaz etmekle, öğretmekle, günah çıkartmakla o kadar meşguldü ki, çoğu kere yemek yemeden akşama kadar çalışıyordu.” Her yerden binlerce kişi onun konuşmalarını dinlemeye geliyor, herkes ona günah çıkarmak istiyordu. Bu nedenle dinlenmeksizin çalıştığı ve az yemek yediği için zamanla sağlığını kaybetti ve 1231 yılında 36 yaşında öldü.</p><p>Ölümünden sonra halk onun yaptığı mucizeleri konuşuyordu. Örneğin, Antuan’ın bir konuşmasında sağır olan bir günahkâr, günahlarını bir liste halinde Antuan’a sunarak günah çıkartmasını istemiş ve listede okunan her satırdaki günah silinmeye başlamış.</p><p>Padovalı Leonardo adındaki bir genç annesine tekme atmıştı, Antuan ona günah çıkartırken, “Annesine vuran ayak kesilmelidir” demiş. Bunun üzerine Leonardo, eve gidince bir balta ile ayağını kesmiş. Bunu gören annesi bağırarak komşulardan yardım istemiş. Bu olayı duyan Antuan, çocuğun evine giderek dua etmiş ve kesik bacak tekrar bedene yapışmış.</p><p><strong>Barış ve İyilik Havarisi</strong></p><p>Herkesin Antuan’a karşı, aziz olduğu, büyük mucizeler yaptığı ve bütün insanlara iyi davrandığı için saygısı vardı. Bu nedenle sorunu olan birçok kişi onun duaları ve tavsiyeleriyle bunalımlarından kurtulabilmek için ona gidiyordu. Onun insanlara ne kadar güven, sabır, uyum, huzur getirdiğini ve aileleri ne büyük dramlardan koruduğunu kimse bilemez.</p><p>Antuan’la ilgili zamanımıza kadar gelmiş efsane gibi anılmaya değer birçok olay vardır. Örneğin, bir kadının suçsuz olduğunu ispatlamak çn yeni doğan bebeğini konuşturmuş, öfkeyle kocası tarafından yaralanmış olan bu kadını iyileştirmiş.</p><p>Fakirlerin koruyucusu olan Antuan, onları yermek isteyenlere karşı korkusuzca karşı koyuyordu. Padova’da Ezzelino şehrinde Romano adında, zalim, herkesi ezmeye çalışan bir despot yaşıyordu. Antuan, öldürülmekten korkmayıp, adamın yanına gitti, onu azarladı ve insanlara daha iyi davranması gerektiğini hatırlattı.</p><p>Bu konuda aynı çağdaş yazar onun için şöyle diyor: “Fas’ta şehit olamayan Antuan, ölmekten hiçbir zaman korkmadı. Kimseye boyun eğmedi ve büyük bir cesaretle baştakilerin zulmüne karşı koydu.”</p><p><strong>Tanrı’ya Doğru</strong></p><p>Yorgunluktan ve hastalıktan bitkin düşen Antuan, yakın bir gelecekte öleceğini anlamıştı. Tanrı’nın önüne gitmeden önce ruhunu dua, tövbe ve oruçla arıtmak istiyordu.</p><p>Padova yakınlarında Camposampiero’ya gitmesi için Antuan’a izin verildi. Bu şehirde yaşayan Tiso adında zengin bir kont, Fransiskenlere kendi şatosunun yanında ıssız bir yer vermişi. Antuan oradaki ormanda dolaşırken büyük bir ceviz ağacı gördü. Aklına bu ağacın üstüne kendisi için bir kulübe yaptırmak gibi acayip bir fikir geldi. Bu fikrini açıkladığında kont ona istediği ceviz ağacının üzerine bir kulübe yaptırdı.</p><p>Artık Antuan gündüzleri vaktini bu asma kulübede geçiriyor, geceleri ise yerine dönüyordu.</p><p>Bir akşam kont, Antuan’ın odasına gittiğinde aralık kapıdan sızan çok parlak bir ışık gördü.Yangın olduğunu zannederek aceleyle kapıyı açınca doğaüstü bir sahneyle karşılaştı. Antuan çocuk İsa’yı kucağına almıştı. Bunun üzerine Antuan bu sahne ile kendinden geçen konta şefkatle yaklaşarak bu olayı kimseye söylememesini rica etti. Kont bu gördüklerini ancak Antuan’ın ölümünden sonra açıkladı.</p><p>13 Haziran 1231 Cuma günü Antuan’ın hayatının son günüydü. Antuan, ceviz ağacındaki kulübesinden indi, Fransisken kardeşleriyle birlikte yemek yemek için masaya oturduğunda, yığılıp kaldı. Arkadaşları tarafından kaldırıldığında Padova’ya götürülmesini söyledi ve bütün arkadaşlarını da birlikte yola çıktı.</p><p>Gün batarken, Padova yakınlarına ulaşmışlardı. Antuan kuvvetinin sonuna geldiğinden, Arcella’da durdular, burada küçük bir kulübede efkaristiya aldıktan sonra Meryem Ana’ya bir ilah okudu. Sonra, ışık dolu gözlerle yukarıya bakmaya başladı. Ne gördüğünü soran Fransisken kardeşlerine İsa’yı gördüğünü söyledi.</p><p>Can çekişmesi kısa ve sakin bir şekilde oldu. Bilinçli bir şekilde ruhunu Tanrı’ya teslim ettiğinde otuz altı yaşındaydı.</p><p><strong>Bütün Dünyanın Azizi</strong></p><p>Arzu ettiği gibi Arcella’dan Padova’ya götürülerek Santa Maria adlı küçük bir kilisede gömüldü. Bütün şehir halkı cenaze törenin katıldı. Aynı akşam mezarın üstünde mucizeler görülmeye başlandı. Bu nedenle Papa 9. Gregorius ona bir yı l sonra 30 Mayıs 1232 tarihinde azizlik ünvanını verdi.</p><p>Fransisken tarikatına mensup kardeşler, Padovalılar, Aziz Antuan’ın mezarını ziyaret edenler, onun için büyük bir bazilika yaparak 1263 yılında bedenini buraya naklettiler.</p><p>Aziz Antuan’ın bedenini bazilikaya nakletmek için mezarını açtıklarında, dilini canlı olarak buldular. Zamanımıza kadar bu dil bozulmadan saklanmıştır.</p><p>Aziz Antuan’ın ünü yıldan yıla arttı. Şimdi onu sadece Katolikler ve diğer Hıristiyanlar değil, bütün dünya tanıyor, seviyor ve sayıyor. Aziz Antuan aracılığı ile Tanrı’dan lütuf alanların sayısı günden güne artıyor.</p><p>Sizlere kilise ve Aziz Antuan hakkında bilgileri verip kilesinin ihtişamını göstermemek olmaz tabi. Ama öncesinde mimarisine değinmek istiyorum. İstanbul doğumlu İtalyan Mimar <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Giulio_Mongeri">Giulio Mongeri</a> tarafından İtalyan Neogotik üslubunda, betonarme olarak inşa edilmiştir. 20x50 m ölçülerinde, Latin hacı biçiminde ve Neogotik üslupta inşa edilmiştir. Kilise duvarları belirli yüksekliğe kadar mozaik kaplama ve yapının dış cephe duvarları tuğladandır. Kilisenin girişi, kiliseye gelir sağlamak için inşa edilmiş iki bina arasındaki kapıdan verilmiştir. Bu kapı kilisenin avlusuna açılır ve İstiklal Caddesine bakan bu cephenin genişliği 38 metredir. Kilise İtalyan rahipler tarafından yönetilir. İstiklâl Caddesi girişindeki avlunun önündeki altışar katlı ve birbirlerine bir geçitle bağlanan 2 adet apartman, kiliseye gelir getirmesi için inşa edilmiştir. Bunlar St. Antoine Apartmanları’dır ve İstiklâl Caddesi’nin ilk betonarme yapılarındandırlar.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/787/1*j4CmZ4FF1yCzpEtCzex0Qg.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/769/1*Ou252hssrnIhHJAyBF2KFQ.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/703/1*31YAoRppSKzAmK-IQdK0FQ.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/721/1*-Y5B1zY9_3JM8XHOU3skCQ.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/830/1*SXRgU3KSpkHlYG65xxJzjQ.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/714/1*37WnIixTq8uQvQ6HMpie4g.png" /></figure><p><a href="https://www.sentantuan.com/">Miniatürk’de bulunan minyatür</a></p><p>KAYNAK: <a href="https://www.sentantuan.com/">https://www.sentantuan.com/</a></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=9ab3a5862d21" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Gorgias’ın Üçlü Argümanı]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/gorgias%C4%B1n-%C3%BC%C3%A7l%C3%BC-arg%C3%BCman%C4%B1-a026b2bf6802?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/a026b2bf6802</guid>
            <category><![CDATA[düşünce]]></category>
            <category><![CDATA[felsefe]]></category>
            <category><![CDATA[antik-yunan-düşüncesi]]></category>
            <category><![CDATA[antik-yunan]]></category>
            <category><![CDATA[felsefi]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Tue, 08 Feb 2022 15:52:20 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2022-02-11T22:47:19.725Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Yazar: Abdullah ALPER, Editör: Havva KUNUT</p><p>Gorgias’ın üçlü argümanını çoğumuz duymuştur.</p><blockquote><em>Hiçbir şey yoktur; bir şey olsaydı bile biz onu bilemezdik; bildiğimizi var saysak bile başkalarına bildiremezdik.</em></blockquote><p>Bu argüman ilk bakışta çok mantıklı gelebilir ama <strong>bence </strong>mantıksız. Bu yazıda bu argümanı değerlendireceğim.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*usmAK35u6X1FU10P8UQs0w.jpeg" /></figure><p>Öncelikle bu argümanda üç görüş birbirleri ardına sıralanmıştır. Öncelikle bunları tek tek ayıralım.</p><p>1- Hiçbir şey yoktur.</p><p>2- Bir şeyler olsa bile biz onu bilemezdik.</p><p>3- Bilsek bile başkalarına aktaramazdık.</p><p>Bu argümanları tek tek inceleyelim.</p><p>İlk argümanda Gorgias, bize hiçbir şeyin olmadığını söylüyor. Burada mantıksız olan şey <strong>bence </strong>şudur:</p><p>Hiçbir şey olmasaydı hiçbir şeyin olmadığını söyleyemezdik. Çünkü hiçbir şey yoksa bizde özne olarak olmazdık dolayısıyla olmayan biz hiçbir şey yoktur diyemezdik. Hiçbir şey yok diyebiliyorsak var olmamız gerekir. Çünkü olmasaydık hiçbir şeyin olmadığını da söyleyemezdik. Bunu Rene Descartes ‘‘Düşünüyorum, öyleyse varım’’ diyerek açıklar.</p><p>İkinci argümanda Gorgias, bize bir şeyler olsa bile bunu bilemezdik diyor. Burada mantıksız olan ise önceki argümanla çelişmesi. Bunu şu şekilde açıklayayım:</p><p>Önceki argümanda hiçbir şey yoktur dedi. Hiçbir şey yoktur demek aynı zamanda hiçbir şeyin olmadığı bilgisinin bilgisini biliyorum demektir. Bununla birlikte bunu söyleyebilmesi için yine bir özne gerekir, bir de öznenin var olması zorunluluğu ve bunun mutlak bilgisi var. Dolayısıyla kendi kendisini çürütüyor.</p><p>Üçüncü argümanda bilgi biline bilse bile aktarılamazdı argümanını savunuyor. Burada da kendisiyle çelişiyor. Şu şekilde açıklayayım:</p><p>Bilsek bile başkalarına aktaramazdık diyor ama kendi görüşlerini dile getiriyor. Mesela bu görüşleri ve bu görüşlerinde neler anlatmak istediği bize kadar ulaştı. Madem bilsek bile aktaramayız görüşünü savunuyor, o halde bu görüşlerini neden dile getiriyor? Bilgi bilinse bile aktarılamaz ise bu aktarma çabası neden? Aktarma çabasından kastım kendi argümanlarını dile getirmesi. Eğer doğru söylüyorsa doğru söylüyor olması aslında argümanını çürütmez mi? Çünkü görüşlerinde haklıysa ortada bir doğruluk var demektir, doğruluk varsa argüman kendi kendisini çürütmüş olur. Bir de pratik tutarsızlık var Gorgias’ta. Nesnel bilginin varlığını reddeder ve bunu dile getirir, bu tutarsız bir fiil değil mi? Çünkü nesnel bilgi yoksa ve nesnel bilginin olmadığı bilgisi doğruysa, bu bilginin doğru olması nesnel olmuş olur. Dolayısıyla yine kendi kendisini çürüten bir görüş ortaya atmıştır.</p><p>Bunun dışında Gorgias’ın diğer argümanlarında da bu tür tutarsızlıklar olduğunu düşünüyorum. Mesela nihilizm görüşünü savunur (Savunduğu nihilizm günümüzde olan şekliyle aynı değil, bazı farklar var). Bu görüşü savunurken yine aynı tutarsızlığı hem teorik hem de pratik olarak görebilirsiniz. Çünkü ontolojik olarak varlık yoksa, ontolojik olarak varlığın olmadığını söyleyen bir öznenin olması da imkânsız olur. Bununla birlikte ontolojik olarak hiçliği savunmak pratik bağlamda tutarsızlık değil mi? Çünkü yoksak, bunu dile getirme fiili anlamsız ve tutarsızdır.</p><p>Okuduğunuz için teşekkürler.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=a026b2bf6802" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Toplumsal Norm ve Başkaldırı]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/toplumsal-norm-ve-ba%C5%9Fkald%C4%B1r%C4%B1-db8c6255e59b?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/db8c6255e59b</guid>
            <category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
            <category><![CDATA[sosyal]]></category>
            <category><![CDATA[kabul]]></category>
            <category><![CDATA[toplum]]></category>
            <category><![CDATA[fikir]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Tue, 07 Dec 2021 19:41:08 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2022-02-11T22:46:30.790Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Yazar: Abdullah Alper, Editör: Havva KUNUT</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*jB4aZHgyo-r-jIL02jzCeQ.jpeg" /></figure><p>Toplumsal normlar genelde insanların davranışlarında sınırları belirleyen ana etmendir. Bu normlar çiğnendiğinde toplum bu duruma sert bir tepki verir. Eski zamanlarda bu normlar çok daha kısıtlayıcıydı ve çiğnendiğinde çok daha sert cezalar uygulanırdı. Günümüzde bile bazı coğrafi bölgelerde bu normlar çok kısıtlayıcı durumda.</p><p>Bu normlar çok kuvvetli ve kök salmıştır, genelde toplumun yaşlı ve orta yaşlı kesimleri tarafından daha fazla benimsenir. Genel olarak sorgulanması hoş karşılanmaz. Bu normlar siyaset, eğitim, hukuk gibi birçok alanda etkiler oluşturur ve bu gibi alanları manipüle eder. Bundan dolayı toplumsal normlar neredeyse her vatandaşın hayatına etki eder ve bu yüzden herkesi ilgilendirir dolayısıyla önemlidir.</p><p>Genel olarak her ülkede genç kesim bu toplumsal normlara olumlu bakmıyor ve uyum sağlamıyor. Bu durum bizim ülkemiz içinde geçerli. Bunun sebebi bizim ülkemiz için konuşmak gerekirse bu normların bireysel özgürlüklere pek müsaade etmemesi, çok fazla din temelli olması, kişilerin ailelerinden öğrendiklerini sorgulamadan kabul etmesi (adet, gelenek) gibi sebepler sıralanabilir. Bu gibi sebeplerden dolayı gençler bu normlara daha çok karşı çıkıyor.</p><p>Fark ettiğim bir durum var. Gençler bu toplumsal normlara karşı çıkarken ne olduğuna bakmıyorlar. Sadece reddediyorlar ve karşı çıkıyorlar. Bu toplumsal norm doğru veya yanlış olsun hiç fark etmez, ne olursa olsun sırf toplumsal norm olduğu için reddedilmesi gereken bir şeymiş gibi davranılıyor.</p><p>Aslında bu durum çok kötü. <em>Bir şeyi sırf toplum norm olarak kabul etti diye o şeyi reddetmek ve yanlış bulmak, reddedilmesi ve yanlış bulunması gereken bir şeydir.</em></p><p>Toplumsal normlar ne tümüyle kabul edilmeli ne de tümüyle reddedilmeli. Çünkü bu normlar arasında doğru olanlarda var yanlış olanlarda (tabii doğru yanlış kişiden kişiye değişir, burada kendimce doğru-yanlış olanlar var).</p><p>Bir şeyi reddetmeden ve yanlış bulmadan önce ne olduğuna bir bakmalıyız. Çünkü bu şey doğru olabilir.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=db8c6255e59b" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİMİZİN EN SEVDİĞİ TABLOLAR]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/%C3%BCni%CC%87versi%CC%87te-%C3%B6%C4%9Frenci%CC%87leri%CC%87mi%CC%87zi%CC%87n-en-sevdi%CC%87%C4%9Fi%CC%87-tablolar-2323c16ab8d6?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/2323c16ab8d6</guid>
            <category><![CDATA[sanat]]></category>
            <category><![CDATA[resim]]></category>
            <category><![CDATA[sanatçı]]></category>
            <category><![CDATA[pictures]]></category>
            <category><![CDATA[art]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Sun, 28 Nov 2021 13:08:22 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2021-11-28T13:08:22.627Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>Yazar: Sema Nur Alagöz, Editör: Abdullah Alper</em></p><p>Rojin Rana Kapuci: Mutluluğun Resmi/ Dianne Dengel</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/660/1*cIUEib_EtuEcz5R6veVSfA.jpeg" /></figure><p>Dianne Dengel, resimlerini ‘gülümsetmek için yapılan sanat’ olarak tanımlıyor. Fakir ama neşeli sanatıyla tüm dünyaya mutluluk saçan bu kadın, özellikle ‘fakir ama mutlu’ insanları resmediyor. Çünkü kendisi de o insanlardanmış bir zamanlar. Gören her kişi de hayranlık uyandıran bu tablo çevremizde sık sık gördüğümüz tablolardan. Tablonun her köşesinde mutluluk teması işlenmektedir ve her detayda ekonomik imkanların mutluluğun asıl sebebi olmadığı anlatılmaktadır.</p><p>Emir Kahyalar: Çığlık/ Edvard Munch</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/541/1*b0cQ3IUGsbCkU02pInBmxQ.jpeg" /></figure><p>Ressamın günlüğü ele alınırsa bu resim Nice’den etkilenerek yapılmıştır. Ressam günlüğünde anlattığına göre iki arkadaşıyla yürümektedir, bu sırada ise güneş batmaktadır ve kan kırmızısı rengindedir. Ressam kendini yorgun hissetmiş ve tırabzanlara yaslanmıştır. İki arkadaşı ise yürümeye devam etmiştir. Ressam bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini günlüğünde dile getirir. Ressam bu resmi yaparken hastadır ve bu yorgunluğunun oradan geldiği düşünülür.</p><p>Sema Nur Alagöz: Ay Işığında Yolculuk/ Ivan Ayvazovski</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/664/1*_p2FezelOfbTEgksAIZ-iA.jpeg" /></figure><p>İvan Konstaninoviç Ayvazovski, denizcilik sanatı üzerine yoğunlaşan Ermeni asıllı Rus romantik ressamdır. İvan, Kırım Yarımadası’nın güneydoğu kıyısında yer alan liman şehri Feodosia’da Ermeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve hayatının çoğunluğunu orada geçirdi. Sankt-Peterburg’daki İmparatorluk Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim aldıktan sonra 1840&#39;ların başında Avrupa’ya gitti ve kısa bir süre İtalya’da yaşadı. Daha sonra Rusya’ya döndü ve Rusya Deniz Kuvvetleri’nin baş ressamlığına atandı. Anton Çehov tarafından popülerleştirilen “Ayvazovski’nin fırçasına layık” sözü Rusya’da güzel bir şeyi anlatmak için kullanılmaya başlandı. 21. yüzyılda da popülerliğini sürdürmeye devam ediyor.</p><p>Havva Nur Kunut: İnci Küpeli Kız/ Johannes Vermeer</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/687/1*ZFa5-JTHGVVpzLBNj0-xzQ.jpeg" /></figure><p>Adından anlaşılacağı gibi odak noktası bir inci küpedir. Eser, 1902&#39;den beri Lahey’de sergilenmektedir ve çeşitli edebî tedavilere konu olmuştur. Kimi zaman “kuzeyin Mona Lisa’sı” ya da “Hollandalı Mona Lisa” olarak adlandırılır. 2006&#39;da Hollanda halkı tabloyu Hollanda’nın en güzel tablosu olarak seçti. Genel olarak Vermeer ve tabloları hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Tablo “IVMeer” şeklinde imzalanmıştır, ancak tarih atılmamıştır. Tabloda resmedilen kızın hayal ürünü değil de gerçek bir model olduğu ve kızı ya da bir yakını olduğu düşünülmektedir. Tablodan esinlenerek kitap yazılmış sonra da beyaz perdeye uyarlanmıştır. Tablo yağlı boya ile yapıldığı ve uzun süre korunamadığından zamanla boyada çatlamalar meydana gelmiş ve bu da tabloya farklı bir göz zenginliği sağlamıştır.</p><p>Abdullah Alper: Yaşlı Balıkçı/ Tivadar Csontváry Kosztka</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/888/1*js2101Yax4vX1iKvFk39kQ.jpeg" /></figure><p>Ünlü sanatçı Tivadar Csontvary Kosztka’nın 1902 yılında yapmış olduğu yaşlı balıkçı portresi başlarda ne kadar normal gözükse de ressamın asıl anlatmak istediği nokta yeni yeni gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Yaptığı tabloların içine sırlar yerleştirmeyi seven ressam, bu eserinde bize insanların içinde hem iyinin hem de kötünün var olduğunu vurgular. Eserin tam orta noktasından ayna efekti uygulandığında iki farklı şekle bürünmektedir. Doğrudan sola bakan bu parçanın ortasında bir ayna koyarsanız, onun barışçıl sıktığı ellerini ve arkasında sakin bir denize sahip yaşlı bir adam görürsünüz. Ama aynayı sağ tarafa doğru koyarsanız, arka fonda şiddetli bir deniz ve şeytan gibi bir adam görürsünüz. İnsanlar bu durumu biraz farklı algılasa da Kosztka bu eserde şunu anlatmak istemiştir; İnsan kim olursa olsun kişiliğine işlenmiş iki yanı bulunmaktadır. İyi yön herkese göstermiş olduğumuz maskelerimiz. Diğeri ise asla saklayıp gizleyemediğimiz karanlık tarafımız.</p><p>Yasemin Gün: Gezinti/ Claude Monet</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/576/1*c_LTjbvchFVrt7_KvvD1oA.jpeg" /></figure><p>Gezinti, Fransız ressam Claude Monet’nin 1875 tarihli tablosudur. Yürüyüş, Güneş Şemsiyeli Kadın, Madam Monet ve Oğlu gibi adlarla da bilinir. Bu tabloda ressam, Argenteuil’de yaşadıkları dönemde bir yaz günü eşi Camille’i ve oğlu Jean ile bir tepecik üzerindeyken resmetmiştir. Tablo, ailenin günlük yaşantısından bir sahne yansıtır. Mavi göğün altında elinde yeşil şemsiyesi, üzerinde beyaz elbisesiyle, bir tepeciğin üzerinde izleyiciyi yukarıdan izleyen figür Madam Monet, biraz geride duran altı-yedi yaşlarındaki şapkalı çocuk ise Jean Monet’dir. Nisan 1876’da ikinci İzlenimciler Sergisi’nde sergilenen 18 Monet eserinden birisidir. Eser, Kasım 1876’da Dr. Georges de Bellio tarafından satın alındı. Önce Paris’te George Menier, 1965’te ise Amerikalı Paul Mellon’a satıldı. 1983’te Washington’daki Ulusal Sanat Galerisi’ne bağışlandı.</p><p>Melek Çepik : Belleğin Azmi/Salvador Dali</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/822/1*DxWZGtSKloumOHQaLIBzJA.jpeg" /></figure><p>Bu tablo İspanyol sanatçı Salvador Dali tarafından 1931 yılında yapılan ve en bilinen eserlerinden biri olan tablodur.1932 yılında 250 Amerikan doları karşılığında satılan tablo, 1934 yılından bu yana New York’taki National Museum of Art’ta sergilenmektedir. Tablonun en göze çarpan detayları sol tarafta eriyen saatler ve ortada dağınık bir yüze benzeyen absürt bir nesne -kimileri bunun Dali’nin kendini betimlediğini öne sürüyor; ama bir nesnenin birden fazla anlamı da olabilir, bu Dali’nin tablolarında tipik bir özellik-. Arkada ise İspanya’nın Katalan’ya bölgesindeki Port Lligat’tan bir manzara bulunmakta. Soldaki karıncalar ve sinek zaman içinde tükenmeyi, kuruyan ağaç da ölümü simgeliyor. Arkadaki kayalıkların gerçekliği ve denizin uçsuzluğu karşısında öndeki eriyen saatler adeta zamanın oldukça soyut ve göreceli bir kavram olduğunu vurguluyor.</p><p>Ömer Delikkulak: Yıldızlı Gece/ Vincent Van Gogh</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/746/1*fxqtLFzbtXuha3sH_tWWPQ.jpeg" /></figure><p>Resimde görülen manzara, Van Gogh’un akıl hastanesindeki odasından görülen şehir manzarası olsa da sanatçı resim yaparken gerçeğe pek sadık kalmamış, hayal gücünü resme aktarmış. Resimde görülen köy ve kilise kulesi ise tamamen sanatçının hayal gücüyle yaratılmış unsurlar. Asıl manzarada böyle bir köy ve kilise görülmemektedir. Sanat tarihçileri Van Gogh’un, bu unsurları memleketi Hollanda’nın mimarisinden esinlenerek çizdiği görüşündeler. Ayrıca ressamın akıl hastanesinin penceresinde yer alan demir parmaklıkların da resimde yer almadığını fark etmişsinizdir. Buradan da onun özgürlüğe duyduğu hasreti fırçasıyla tuvale işlediğini gözlemleyebiliriz.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=2323c16ab8d6" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[ULU ÖNDERİMİZ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ANISINA]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/ulu-%C3%B6nderi%CC%87mi%CC%87z-mustafa-kemal-atat%C3%BCrk%C3%BCn-anisina-b7f7d0d2f295?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/b7f7d0d2f295</guid>
            <category><![CDATA[history]]></category>
            <category><![CDATA[mustafa-kemal-atatürk]]></category>
            <category><![CDATA[atatürk]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Tue, 09 Nov 2021 22:10:46 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2022-02-11T22:50:06.778Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Yazarlar: Havva KUNUT &amp; Emre Yılmaz BAYSAL, Sema Nur ALAGÖZ, Abdullah ALPER</p><p>Sevgili okurlarımız, Bu yazımızda sizlere günün anlam ve önemine ithafen Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün sevdiği yemeklerden müziklere, müziklerden kitaplara, kitaplardan sanata gösterdiği ilgiyi; söylemiş olduğu nutuklardan kalemimizden döküleni kadarıyla en dikkat çekici yerleri ve Ulu Önderimiz’in dünyadaki yerini aktaracağız. Ve son olarak da günün anlamının bizde hissettirdikleriyle yazımızı bitireceğiz. Keyifli okumalar dileriz.</p><p><strong><em>-Stratejik Düşünce Topluluğu Dergi Komisyonu</em></strong></p><p>Atatürk’ün fikirlerinin, savaş stratejilerinin ve inkılaplarının ana kaynağı okuduğu kitaplardır. ‘‘Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı bu yaptıklarımın hiçbirini yapmazdım.’’ diyerek bize kitapların yaptıklarında ne denli önemli olduğunu kanıtlamıştır.</p><p>Atatürk’ün en çok sevdiği kitaplardan bazıları ise şunlardır:</p><ol><li><strong><em>Reşat Nuri Güntekin: Çalıkuşu</em></strong></li></ol><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/186/1*zUL5paWH2G2KWcsA1ZiCoA.png" /></figure><p>Reşat Nuri Güntekin’in en yaygın olan ve ününü kazandığı ilk romanı. Romanda, iyi öğrenim görmüş bir İstanbul kızı vardır. Anadolu’nun çeşitli köy ve kasabalarında öğretmen olarak yaşadığı serüvenden bahsediliyor. Serüven yönü ağır basan bu romanda, kişilerin duygu dünyaları, ülke gerçeklerinden soyutlanmadan bahsedilmiştir. Çalıkuşu, her yaştan insanın rahatlıkla okuyup sevebileceği önemli romanlarımızdan biridir.</p><blockquote><strong>“Biliyor musunuz, gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince İsmet’e vereceğim. Sonra sizler de okuyun.”</strong></blockquote><p><strong><em>2. Grigory Petrov: Beyaz Zambaklar Ülkesinde</em></strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/197/1*6BOr0HMT5KWVKybIdVtZCg.png" /></figure><p>Beyaz Zambaklar Ülkesinde, bataklıklardan, göllerden, granit taşlarından oluşan Finlandiya ülkesinin nasıl kalkındığının, zambaklar ülkesine nasıl dönüştüğünün hikâyesidir. Finlandiya’nın, bir avuç insanın çabasıyla ve azmiyle nasıl küllerinden doğduğunu anlatır. Mustafa Kemal Atatürk’ün, tüm öğrencilere tavsiye edilmesini ve özellikle askeri okullarda zorunlu olarak okutulmasını istediği bu kitap, herkes için bir başucu eseri niteliğindedir.</p><p><strong><em>Atatürk bu kitabı askeri okulların müfredatına konulmasını emretmiştir.</em></strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/301/1*_H2yeM7ie4lHCmevqN4JRw.png" /></figure><p><strong><em>3. Ziya Gökalp: Türkçülüğün Esasları</em></strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/208/1*IDXmO7TxFt9tEo3ciGTlEg.png" /></figure><p>Ziya Gökalp Türk düşünce, kültür ve siyaset tarihinin önemli simalarındandır. Türkçülüğün Esasları adlı eseriyle “Türk milletindenim” demenin ne demek olduğunu anlatmıştır. Türk milletinin kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gitmesi gerektiğini öğreten ilk öğretmenlerdendir. Bu çabalarıyla Türk milliyetçiliğinin zeminini de hazırlamıştır. Kendisine kadar dağınık bir halde gelen düşünceleri bir araya getirmiştir. Gerçek anlamını bulan bu düşünceye Türkçülük adını vermiş. Ve milletin bundan sonra gideceği yolu tayin etmiştir. İmparatorluktan Ulus devlete geçiş döneminde yaşayan Gökalp’in, insanların kafalarının karışık olduğu bir dönemde, bu karışıklığa çözüm bulmak amacıyla Türk toplumu ve kültürü üzerine yaptığı sosyolojik, kültürel ve siyasî değerlendirmeler geçerliliğini bugün bile muhafaza etmektedir.</p><p><strong><em>4. Jean- Jacques Rousseau: Toplum Sözleşmesi</em></strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/208/1*bElS8N1Cr3etzpkaklvK8g.png" /></figure><p>Jean-Jacques Rousseau; Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev’den Emile’e, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağından İtiraflara, insanlık tarihinde çığır açan Aydınlanma düşüncesinin en önemli Romantik düşünür ve yazarıdır. Toplum Sözleşmesi’ni (1762) yayımlandığı günden bugüne toplumların bir arada yaşayışlarına ilişkin en temel düşünce yapıtlarından biri olma özelliğini sürdürmektedir.</p><p>Atatürk bunların dışında toplam. 3 bin 993 kitap okuduğu bilinmektedir.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/214/1*zdUmoFASqQP9az0H-03ENQ.png" /></figure><p>Atatürk’ün okuduğu kitaplar İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde korunmaktadır.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/600/1*4e1vQImj_1yIkKOYOiuXNw.png" /></figure><p>Atatürk ‘’sağlam kafa sağlam vücutta bulunur’’ diyerek beden sağlığını ne denli önemsediğini vurgulamıştır. Atatürk kitap okuyarak aklını geliştirirken bir yandan da spor ve beslenme alışkanlıklarını düzenleyerek vücut sağlığını önemsemiş ve korumaya çalışmıştır.</p><p><strong><em>Sıradaki konumuz Atatürk’ün genelde yemekten zevk aldığı yiyecekler:</em></strong></p><p><strong><em>1.Kuru Fasulye:</em></strong> Atatürk’ün en sevdiği yemeklerin başında aşçısı Halit Atay’ın belirttiği üzere kuru fasulye geliyor. Öğrencilik yıllarında alıştığını ve bu yüzden sevdiğini belirtmiştir.</p><p><strong><em>2.Pilav:</em></strong> Kuru fasulyenin yanına en çok tercih ettiği yemek bulgur ya da pirinç pilavıdır.</p><p><strong><em>3.Peynirli omlet:</em></strong> Yine Halit Atay’ın vermiş olduğu bilgiye göre Mustafa Kemal Atatürk geceleri acıktığında peynirli omleti tercih ediyormuş. Yemek ile arası çok olmayan Atatürk, kahvaltılık tercihini de omletten yana kullanıyormuş.</p><p><strong><em>4.Selanik usulü ıspanaklı börek: </em></strong>Küçüklüğünü Selanik şehrinde ailesiyle geçiren Atatürk’ün en sevdiği yemeklerden bir tanesi de annesinin yaptığı Selanik usulü ıspanaklı börek olmuş.</p><p><strong><em>5.Etli bamya:</em></strong> Genelde insanların pek sevemediği ancak Atatürk’ün severek yediği bir yemek olan etli bamyayı yoğurt ile birlikte tüketirmiş ve favorilerindenmiş.</p><p>Aklın ve vücudun sağlığı kadar ruh sağlığı da önemlidir. Ruh sağlığını korumak için birçok etmen vardır. Bunlardan biri de şarkılardır.<strong><em> İşte Atatürk’ün dinlemeyi en çok sevdiği şarkıları.</em></strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/750/1*bSi-rEUWnI0SP9vc3n2GMA.png" /></figure><p>1.Yanık Ömer</p><p>2.Kırmızı gülün Âli VAR</p><p>3.Sarı zeybek</p><p>4.Ata barı</p><p>5.Dağlar Dağlar Alişimin Kaşları Kare</p><p>6.Havada Bulut Yok</p><p>7.Kışlalar doldu bugün</p><p>8.Mızıka çalındı düğün mü sandın</p><p>9.Köroğlu solağı</p><p>10.Mehralı Bey ağıtı</p><p>Mustafa Kemal Atatürk aynı zamanda dansla da ilgilenir. Harika bir şekilde vals ve zeybek oynar.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/650/1*ZbuLygbHJ7lC7IYdUcllwQ.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/400/1*wrfIgQit3qUmViNnk7AVuA.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/690/1*Wsxy9VK8jTzYQShMPTra0w.png" /></figure><p>Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün nutuklarındaki en hassas konu vatanın bağımsızlığı ve bütünlüğüdür. Türkiye Cumhuriyeti’nin payidarlığıdır. Çünkü bu millet en çok bağımsızlığı uğruna çırpınmıştır ve en çok bu millet bağımsızlığını hak etmiştir. İşte Ulu Önder’in bağımsızlık hakkındaki en önemli sözleri:</p><p>¨Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temel ruhudur. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu vazifeyi yüklenirken, tatbik kabiliyeti hakkında şüphe yok ki çok düşündük. Fakat netice olarak edindiğimiz görüş ve iman, bunda, muvaffak olabileceğimize dairdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden evvelkilerin işledikleri hatalar yüzünden, milletimiz sözde mevcut zannolunan bağımsızlığında kayıtlı bulunuyordu. Şimdiye kadar Türkiye’yi, medeniyet dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep bu hatadan ve bu hataya uymadan doğmaktadır. Bu hataya uyma neticesi; mutlaka, memleket ve milletin bütün haysiyetinden ve bütün yaşama kabiliyetinden soyunma ve uzaklaşmasını gerektirebilir. Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya uyma yüzünden bu özelliklerden mahrum kalmaya tahammül edemeyiz. Bilgin, cahil, istisnasız bütün millet fertleri, belki içinde bulundukları güçlükleri tamamen anlamaksızın, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta; tam bağımsızlığımızın temini ve devam ettirilmesidir. ¨ (Nutuk II, S. 623–624)</p><p>¨Bağımsızlığı için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve elbette esaret zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete nazaran dost ve düşman nazarındaki mevkii farklı olur. ¨ (Nutuk I, S. 13–14)</p><p>¨Arzumuz dışarıda bağımsızlık, içeride kayıtsız ve şartsız millî egemenliği korumadan ibarettir. Millî egemenliğimizin hatta bir zerresini bozmak niyetinde bulunanların kafalarını parçalayacağınızdan eminim. ¨ (Atatürk’ün S. D. II, S. 71–72)</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*TDfn3wfEXzEcpLIjVoKcMA.png" /></figure><p>Mustafa Kemal Atatürk bağımsızlık kadar eğitime de önem veren bir liderdir. İşte eğitim hakkındaki nutuklarından birkaçı:</p><p>Atatürk’e göre Türk eğitimi; dilde milli olacak, yöntemde milli olacak, araç ve gereçte milli olacaktır. Atatürkçü eğitimle yetişen gençler, bağımsızlığın güvencesi olacaktır. Vatan ve millet çıkarlarını her şeyin üstünde tutacak insanlar olarak yetiştirilecektir.</p><p>“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize öğrenim sınırı ne olursa olsun önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünya da uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık hakkı yoktur”</p><p>“Kültür tamamen milli bir konudur ve programlarımız milli olacaktır.” Ancak “İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin kafasına sokacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur. Eğitimin çağdaş kültüre dayanması; eğitimdeki millilik esasını bozmaz.”</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/600/1*5v8r7gGMXmwaKPU08kfLxQ.png" /></figure><p>Atatürk ülkenin bütünlüğü ve birliği açısından öğretim kurumlarının birleştirilmesi ve bir milli eğitim sisteminin uygulanmasını şu sözleri ile de ifade etmiştir:</p><p>“Bir milletin fertleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve fikir birliğine ve gelişim amaçlarına tamamen aykırıdır.”</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/735/1*kaz4UmP1x7r4Kjercvddig.png" /></figure><p>Mustafa Kemal Atatürk spora da önem veren bir liderdi. Sporun önemini ise şu nutukları ile dile getirdi:</p><p>‘‘Her çeşit spor faaliyetini Türk gençliğinin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lâzımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan daha çok ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğinin spor bakımından da milli heyecan içinde, itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır.’’ 1937 (Atatürk’ün K.A.N., S. 32)</p><p>‘‘Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.’’</p><p>Türk milleti anadan doğma sportmendir. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerlerinde güreşirlerken görürsünüz. Ata en çok ve en iyi binen yalnız Türk erkekler değildir; Türk kadını da bu işi bilir.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/930/1*OkPOuPIOjMH5yM9RWmeN5w.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*wHGw9dGLt27zeaXuhP9mgw.png" /></figure><p>Mustafa Kemal Atatürk çok yönlü kişiliğe sahip bir önderdi ve Türk gençliğine çok önem verirdi. İşte Türk gençliğine olan nutuklarından bazıları:</p><p>¨Milletin bağrından temiz bir kuşak yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkada kalmayacak! ¨</p><p>“Gençliği yetiştiriniz. Onlara bilim ve kültürün olumlu fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Özgür fikirler uygulamaya geçtiği zaman, Türk milleti yükselecektir.”</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/635/1*s3_qpZyYT7xdvn-pmL4vgQ.png" /></figure><p>“Biz her şeyi gençliğe bırakacağız… Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.”</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/731/1*CU2RtHwm8oUsnUDXvInULw.png" /></figure><p>Aslında sayfaların yetmeyeceği kadar fazla, her biri birbirinden harika sözler söylemiştir Atatürk. Ama affınıza sığınarak bunları seçebildik biz. Nutuklarına değinip dünyadaki yerine değinmemezlik yapamayız. İşte dünyanın Atatürk’le ilgili söylediği sözlerden birkaçı:</p><p>Atatürk, uluslararası anlayış, iş birliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur. (UNESCO’nun Atatürk tanımı)</p><p>Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır… Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması, yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün, Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye’de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur. (John F. KENNEDY ABD Başkanı)</p><p>Yeni Türk Devleti ile Ankara Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle; ‘Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı’ diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevap: ‘Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O’nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik.</p><p>Böylesine kahraman bir antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.’ (Aristide Briand, Fransız Başbakanı, 1921)</p><p>Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Ulus’unu yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın onun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye’nin Ata’sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir. (Winston Churchill)</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/900/1*RvvvY0aygMBcpKTHVukROw.png" /></figure><p><strong><em>Atatürk’ün dünyadaki yeri gerçekten çok önemli. Dünyada çeşitli ülkelerde isminin verildiği yerler bile var. İşte birkaçını da buraya bırakıyoruz:</em></strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/635/1*rH5_ewGTp4gStbQpOS6w7Q.png" /><figcaption>Kemal Ataturk Avenue (cadde) — Dhaka, Bangladeş</figcaption></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/635/1*ziR-MxT9X5ai4zIw50Fkfw.png" /><figcaption>Ataturk Avenue — Islamabad, Pakistan</figcaption></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/635/1*16tUSNB_Dsc_Rww_2X1Vtg.png" /><figcaption>Atatürk Bahçe Köyü — Oostzaan, Hollanda</figcaption></figure><p>Komisyon üyelerimizin günün anlam ve önemi hakkındaki düşünceleriyle bırakıyoruz sizleri.</p><p>Saat keşke hiç 9’u 5 geçmese dediğimiz bugün de, en ağır üzüntüleri yaşamakla beraber böylesi büyük bir komutana sahip olmanın verdiği mutluluk ve gururu yaşamaktayım. Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere emanet ettiği bu cennet vatana en layığıyla hizmet etmek her gencin olduğu kadar bu topraklar üzerinde yaşayan her bireyin boyun borcudur. Umarım gelecek nesillerde de bugünün anlam ve önemi en iyi şekilde bilinir.</p><p><strong><em>Stratejik Düşünce Topluluğu Dergi Komisyonu Başkanı Sema Nur ALAGÖZ</em></strong></p><p>Günün anlam ve önemine dair yazmaya başlasak sayfalar yetmez, kelimeler kifayetsiz kalır. Bağımsızlık ateşini yakan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk gençliğine emanet ettiği Türk İstiklalini, Türk gençliği olarak ilelebet müdafaa ve muhafaza edeceğiz. Devrimlerinin, ilke ve inkılaplarının bekçisi olacağız. Ebediyete intikal edişinin 83. Yıl dönümünde Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla, özlemle ve rahmetle anıyoruz.</p><p><strong><em>Stratejik Düşünce Topluluğu Dergi Komisyonu Başkan Yardımcısı Havva KUNUT</em></strong></p><p>Bu tür özel günlerde genel olarak ezberlenmiş bazı şeyler söylenir. Bu ezberler toplumun geçmiş ve günümüz arasında bağlantılar kurabilme gibi entelektüel faaliyetlerde bulunmaktan kaçınmasından ötürüdür. Maalesef bu gibi geçmiş ve günümüz arasındaki bağlantıların değerlendirmeleri toplumumuz tarafından yapılmadığından bazı şeylerin değeri anlaşılamamaktadır. Geçmişin günümüz dünyasına etkilerini anlayamazsak geleceğimizi inşa edeceğimiz temelleri sağlam bir şekilde atamayız. Bundan dolayı geçmişi ele alırken geleceğimizi inşa edeceğimiz temelleri atabilmemiz adına geçmişi günümüz dünyasıyla bağlantılar kurarak ele almalıyız. Aksi takdirde bu tür özel günlerde ezberlenmiş kalıpların dışına çıkamayız. Umarım geleceğimizi inşa ederken geçmişimizden edindiğimiz milli hafıza ve tecrübeyi göz ardı etmeyiz.</p><p>Atatürk’ün şu sözüyle bitirelim: ‘‘Bir milletin ne yapabileceğini göstermek için tarih en güvenilir rehberdir.’’</p><p>Ölümünün yıl dönümünde Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.</p><p><strong><em>Stratejik Düşünce Topluluğu Dergi Komisyonu Üyesi Abdullah ALPER</em></strong></p><p>Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde Ulu Önderimizi sevgi ve saygıyla anıyorum Atatürk küçüklüğünden beri idealleri olan, bulunduğu dönem şartlarına göre vatanı ve milleti için en iyisini yapmaya çalışan, Libya’dan Çanakkale’ye Kafkaslardan İzmir’e kadar savaşmış ölümle birçok kez burun buruna gelmiş bir liderdir. Bütün umutların yok olduğu bir dönemde ortaya çıkmış ve vatan için birçok defa radikal kararlar alınmasını sağlamış ve kurtuluş savaşında askeri anlamda kesin zaferler elde etmiştir. Kimsenin hayal edemediğini hayal etmiş ve bunun için birçok kez savaşmış olan Ulu Önderimiz günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmış ve son nefesine kadar milletinin istikbalini düşünmüştür. Biz Türk milleti olarak onu onurlandırmak için yapabileceğimiz tek şey onun öğretilerini ve vizyonunu benimseyip gelecek nesillere aktarmaktır.</p><p>‘‘Ne mutlu Türk’üm diyene’’</p><p><strong><em>Stratejik Düşünce Topluluğu Dergi Komisyonu Üyesi Emre BAYSAL</em></strong></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=b7f7d0d2f295" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[THE UNDERGROUND RAILROAD / YAKIN– Geçmiş ve Devam Eden Bir Mücadele]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/the-underground-railroad-yakin-ge%C3%A7mi%C5%9F-ve-devam-eden-bir-m%C3%BCcadele-3d6016c0fd20?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/3d6016c0fd20</guid>
            <category><![CDATA[blog]]></category>
            <category><![CDATA[books]]></category>
            <category><![CDATA[underground-railroad]]></category>
            <category><![CDATA[series]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Sat, 11 Sep 2021 14:41:58 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2021-09-11T14:41:58.863Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>Yazar: Cansel Dikbaş, Editör: Elif Yasemin Gün</em></p><p><a href="https://open.spotify.com/album/2dCTpR2osQnVMvbCeiKPkC?si=cdgdcqqIT3Cj5XlpNjR4Ag&amp;dl_branch=1"><em>Bu yazımızda Nicholas Britell’ın The Underground Railroad dizisi için hazırlamış olduğu albüm size eşlik edecek. İyi okumalar dileriz.</em></a></p><p>Amazon’un orijinal dizisi olarak çok yakın bir zamanda bizlerle buluşan bir direniş ve mücadele dizisi The Under Ground Railroad. Irkçılığın tüm dünyada gözle görülür bir şekilde yaşandığı ve hissedildiği bir dönemi anlatmaktadır. Plantasyondan kaçmanın yeni ve özgür bir hayat kurmanın hayal olduğu dönemde bunu başarmaya çalışan Cora’nın ve onunla beraber diğer siyahilerin yaşam savaşı konu edilmektedir.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*c-LEBJqvTIocLfOr5-0rRg.png" /><figcaption>Kaynak: 22dakika.org</figcaption></figure><p>Diziye başlamadan önce “Yakın” isimli bir bilim kurgu romanını arkadaşımın tavsiyesi ile bitirdim. Onun hemen ardından diziye başladım. Planlı bir hareket olmadığını belirtmek isterim. Roman geçmiş kökenlerinde siyahi olan bir kadının zaman yolculuğu ile dönemin zorluğunu, acımasızlığını gözler önüne sermektedir.</p><p>Amacım bu yazıda bu diziyi veya romanı sizlere anlatmak değil. Dönemi, yaşanılan zorlukları anlatmak da değil. Kimse yaşayamadığı bir çağı, dönemi, yaşamı yaşanmış gibi yorumlayamaz.</p><p>Her iki olay örgüsünde de dikkatimi çeken birkaç noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Günümüzde hala geçmişe atıflar ile ortaya çıkan eserler görmekteyiz. Irkçılığı, savaşları gözler önüne seren belgeseller, romanlar, diziler, filmler… Elbette geçmiş ve gelecek ya da günümüz her şeyin esinlenildiği en güzel kaynak bundan şüphe duymuyorum. Ancak verilen eserlerde bizlere anlatılmak istenilen mesajları almıyoruz. Roman ve dizinin konusu itibariyle ırkçılığı ele almak istiyorum. Irkçılığın, insanlık tarihinde sebep olduğu sonuçlar ortadadır. İnsanlığa faydası olmayan aksine insanlığın yok eden bir kavram olarak görmekteyim. Geçmişinde insanların bu kadar yaralayan bir kavramın hala devam ediyor olması ayrıca düşünmemiz gereken bir noktadır. Irkçılığa dair bir diziyi izlemek, kitabı okumak bizleri üzdüğü ve içimizde farklı duyguların sebebi olmasına rağmen günlük yaşantımızda ufak cümleler, kelimeler ile bunu yapmaktayız. Bir bakış, bir sözcük…</p><p>Bahsetmeye çalıştığım noktaları, değinmek istediğim yerleri eminim ki bu iki güzel eser üzerinden çok daha açık bir şekilde anlayacaksınızdır. Sizlere bu iki şahane eseri birer öneri olarak bırakmak istiyorum. Unutmamanız gereken tek şey bu iki olayın da geçmişte çok acı bir şekilde yaşanmış olmalarıdır.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/729/1*QEiDtYgZNuueKf-h5nUoSw.png" /><figcaption>Kaynak: İthaki Yayınları</figcaption></figure><p>Bu iki güzel eseri daha yakından inceleyebileceğiniz linkleri buraya bırakıyoruz:</p><p><a href="https://www.amazon.com/gp/video/detail/B08XC2DV8N/ref=atv_dp_share_cu_r">The Underground Railroad Resmi Sayfası</a></p><p><a href="https://youtu.be/_Pq5Usc_JDA">The Underground Railroad Official Trailer</a></p><p><a href="http://www.ithaki.com.tr/urun/yakin/">Yakın — İthaki Yayınları Resmi Sayfası</a></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=3d6016c0fd20" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[TARİHE DAMGA VURMUŞ BİR ZAFER]]></title>
            <link>https://medium.com/@imusdtankadergisi/tari%CC%87he-damga-vurmu%C5%9F-bi%CC%87r-zafer-84671685ad33?source=rss-6b11dfd85eee------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/84671685ad33</guid>
            <category><![CDATA[atatürk]]></category>
            <category><![CDATA[zafer]]></category>
            <category><![CDATA[milli-mücadele]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[İMÜSDT Anka]]></dc:creator>
            <pubDate>Mon, 30 Aug 2021 13:18:06 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2021-08-30T13:18:06.343Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>Yazar: Havva Kunut, Editör: Elif Yasemin Gün</em></p><p><a href="https://open.spotify.com/album/6Oy4eXlzQ2VUTWm8CrFNve?si=SdmwNJD0R8CXhSbLV667Qw&amp;dl_branch=1"><em>30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun! Yazımızı okurken dinleyebileceğin marşlarımıza buradan ulaşabilirsin. İyi okumalar dileriz!</em></a><em> </em>❤️</p><p>Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra kamuoyunda ve TBMM’de taarruz için sabırsızlıklar baş göstermişti. Bu gelişmeler üzerine Mustafa Kemal Paşa, 6 Mart 1922’de Büyük Millet Meclisinin gizli bir toplantısında endişe ve huzursuzluk duyanlara “Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür.” diyerek bir taraftan zihinlerdeki şüpheyi bertaraf etmeye çalışırken diğer taraftan da orduyu son zaferi sağlayacak bir taarruz için hazırlamıştı.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*6CKayBYbK83Zuw1oXmG3GQ.png" /><figcaption>Kaynak: kulturportali.gov.tr</figcaption></figure><p>1922 yılının Haziran ayı ortalarında, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçme kararını almıştı. Asıl amaç; yok edici bir meydan savaşı yapmak, düşmanı çabuk ve kesin bir sonuç alacak şekilde vurmaktı. Büyük Taarruz ve bu taarruzu taçlandıran Başkomutan Meydan Muharebesi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın son safhasını ve zirvesini teşkil etmişti. Mustafa Kemal Paşa, 3 yıl 4 aylık süreçte Türk milletini ve ordusunu adım adım hedefe taşımıştı.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*RGre9aFjfgs4kSEdALPTFw.png" /><figcaption>Kaynak: kulturportali.gov.tr</figcaption></figure><p>Batı Anadolu’yu Türk ordusuna karşı savunmayı planlayan Yunan ordusu; Gemlik Körfezi’nden Bilecik, Eskişehir ve Afyon doğusu ile Menderes Nehri’ni takiben Ege Denizi’ne dayanan savunma hattını bir yıla yakın bir süre ile tahkim etmişti. Özellikle Eskişehir ve Afyon bölgeleri gerek tahkimat gerekse birlik miktarı bakımından daha kuvvetli tutulmuş, hatta Afyon’un güneybatısındaki bölge birbiri gerisinde beş savunma hattı şeklinde tertiplenmişti. Hazırlanan Türk taarruz planına göre 1’inci Ordu kuvvetleri, Afyon’un güneybatısından kuzeye doğru taarruza geçtiğinde Afyon’un doğusu ve kuzeyinde bulunan 2’nci Ordu kuvvetleri de taarruzla kesin sonuç almak istediğimiz 1’inci Ordu bölgesine düşmanın kuvvet kaydırmasına engel olacak ve Döğer bölgesinde bulunan düşman ihtiyatlarını kendi üzerine çekmeye çalışacaktı. Süvari Kolordusu da Ahır Dağları’ndan aşarak düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek düşmanın İzmir’le telgraf ve demir yolu irtibatını kesecekti. Baskın prensibi ile Yunan ordusunun imhasının gerçekleşmesi düşünülmüştü.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*EEeKsd99y7GH2GKSHUhERg.png" /><figcaption>Kocatepe, Afyonkarahisar, 26 Ağustos 1922.</figcaption></figure><p>İki ordunun insan ve tüfek yönünden aşağı yukarı birbirine denk olmasına karşın makineli tüfek, top, uçak ve özellikle motorlu araçlar yönünden üstünlük Yunan ordusundaydı. Yalnız süvari (kılıç) olarak Türk ordusu üstünlüğe sahipti. Bir taarruz ve özellikle de takip harekâtında tank ve motorlu araçların bulunmadığı o zamanki savaşlarda, süvarinin oynayacağı rolün çok önemli olduğu yadsınamaz bir gerçekti. Mustafa Kemal Paşa, 19 Ağustos 1922’de Ankara’dan Akşehir’e giderek 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini vermişti.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*68-OVYlj-8vmojiPetprcQ.png" /><figcaption>Kocatepe, Afyonkarahisar, 26 Ağustos 1922.</figcaption></figure><p>26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe’deki yerini almıştır. Büyük Taarruz burada başlamış, topçuların sabah saat 04.30’da taciz ateşi ile başlayan harekât, saat 05.00’te önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etmiştir. Piyadeler, sabah 06.00’da Tınaztepe’ye hücum mesafesine yaklaşarak tel örgüleri aşıp Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra Tınaztepe’yi ele geçirmiştir. Bundan sonra saat 09.00’da Belentepe, daha sonra Kalecik-Sivrisi düşmandan temizlenmiştir. Taarruzun birinci günü, sıklet merkezindeki 1’inci Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe’den Çiğiltepe’ye kadar on beş kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirmiştir. 5’inci Süvari Kolordusu düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulunmuş, 2’nci Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürmüştür. 27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken Türk ordusu bütün cephelerde yeniden taarruza geçmiş, bu taarruzlar çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insanüstü çabalarla gerçekleştirilmiştir. Afyon kurtuluşun şanlı ve şerefli müjdesi olmuş, Başkomutanlık Karargâhı ile Batı Cephesi Komutanlığı Karargâhı Afyon’a taşınmıştır.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*kkMsalX7mB8ULmO2sfc5UA.png" /><figcaption>Sabah saat 05.30’da topçu ateşiyle Büyük Taarruz’un başlaması, Kocatepe, Afyonkarahisar, 26 Ağustos 1922.</figcaption></figure><p>28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri başarılı geçen taarruz harekâtı, düşmanın 5’inci Tümeninin çevrilmesi ile sonuçlanmıştır. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin süratle sonuçlandırılmasını gerekli bulmuşlardır. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar almışlar ve karar süratli ve düzenli bir şekilde uygulanmıştır. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekâtı, Türk ordusunun kesin zaferi ile sonuçlanmıştır. Büyük Taarruz’un son safhası Türk askerî tarihine Başkomutan Meydan Muharebesi olarak geçmiştir.</p><p>30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ateş hatları arasında, bizzat Zafertepe’den idare ettiği savaşta, tamamen yok edilmiş veya esir edilmişti. Anadolu’daki Yunan kuvvetlerinin yarısı imha veya esir edilmiş, kalan bölümü ise üç grup halinde çekilmiştir. Bu durum karşısında Çalköy’de yıkık bir evin avlusu içinde Gazi Mustafa Kemal Paşa, Yunan ordusunu takip etmesi için Türk ordusuna o tarihî “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini vermişti.</p><p><strong><em>Bonus: Takip Harekâtı ve Zafer</em></strong></p><p>1 Eylül 1922’de Türk ordusunun takip harekâtı başlamıştır. Muharebelerden kurtulan Yunanlar İzmir’e, Dikili’ye ve Mudanya’ya doğru kaçmaya başlamışlardır. Türk ordusu bu muharebe neticesinde 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girmiştir. Sabuncubeli’nden geçen 2’nci Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir’e doğru akarken bunun solunda 1’inci Tümen de Kadife Kale’ye doğru yürümüştür. Bu Tümenin 2’nci Alayı, Tuzluoğlu Fabrikasından geçerek Kordonboyu’na ulaşmıştır. Yüzbaşı Şeref Bey Hükûmet Konağına, 5’inci Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık Dairesine ve 4’üncü Alay Komutanı Reşat Bey’de Kadife Kale’ye bayrağımızı çekmişlerdir.</p><p>9 Eylül 1922’de İzmir, 11 Eylül’de Bursa ve 18 Eylül’de de Batı Anadolu düşman işgalinden kurtarılmıştır. 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Ateşkes Anlaşması ile Doğu Trakya, silahlı çatışma olmadan Yunan askerinden arındırılmıştır. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye bağımsızlığını tüm dünyaya kabul ettirmiştir. Türk milletinin vatan sevgisinin, yıkılmaz azim ve iradesinin bir eseri olarak ortaya çıkan bu zaferle sadece vatan toprakları düşmandan kurtarılmamış, Büyük Önder ATATÜRK’ün liderliğinde, ulus iradesine ve egemenliğine dayanan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlam temeller üzerinde kuruluş süreci başlatılmış ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiştir.</p><p>Büyük Zafer’den iki yıl sonra Mustafa Kemal Paşa, Başkomutan Meydan Muharebesi’ni sevk ve idare ettiği Zafertepe’de 30 Ağustos 1924 tarihinde Büyük Zafer’in önemini şu şekilde ifade etmiştir. “… Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk devletinin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri burada atıldı. Ebedî hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçuşan şehit ruhları, devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır…”</p><p>Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün engin ileri görüşlülüğüyle kurulan Cumhuriyet, ulusal egemenliğe dayanan yönetim biçimi olmasının yanı sıra kapsamlı bir aydınlanma ve çağdaşlaşma atılımıdır. Cumhuriyet’le birlikte hayata geçirilen devrimler, ulusumuza çağdaş bir yaşamın kapılarını açmış; laik ve demokratik Cumhuriyet’e sahip olmanın onurunu yaşatmıştır.</p><p><strong><em>Kutlamalar İki Yıl Sonra Yapılmaya Başladı</em></strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/735/1*OdNQY-BVjMi0Ll8Y4-bTmQ.png" /><figcaption>Kaynak: iyihisset.com</figcaption></figure><p>30 Ağustos Zafer Bayramı’nın kutlamaları ancak Büyük Taarruz zaferinden iki yıl sonra yapılmaya başladı. Çünkü 1922 ve 1924 yılları arasında yeniden şekillenen Türkiye’de hem iç hem de dış diplomaside ciddi bir yoğunluk yaşanıyordu. Bu durum kutlamaların biraz gecikmesine neden oldu.</p><p><strong><em>1935 Yılında Çıkarılan Yasayla Resmi Bayram Kabul Edildi</em></strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*qV5fWNUsFxv3kbY84FzVww.png" /><figcaption>Kaynak: iyihisset.com</figcaption></figure><p>Ayrıca 30 Ağustos Zafer Bayramı 1935 yılında çıkarılan bir kanunla resmi olarak milli bayramlar arasındaki yerini aldı.</p><p><strong><em>Ve ekibimizin tüyleri diken diken eden, gözleri yaşla dolduran bu kutlu zafer hakkındaki görüşleri:</em></strong></p><blockquote>¨Geceli gündüzlü 4 gün. Harika bir Başkomutan önderliğinde zafer ile sonuçlanmış muharebe. Ve zafer sonrası verilmiş ilk emir, ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri!’. Biz bu vatanda adım atabiliyorsak, bir bu vatanda özgürce yaşıyorsak; bu vatan uğruna canını esirgemeyenler sayesindedir. Kazandığımız her zafer için, bugünler için Atam’a ve aziz şehitlerimize minnettarım. Ruhları şad olsun. ¨ Havva Kunut</blockquote><blockquote>¨30 Ağustos, milletimizin yedi düvele Anadolu’nun ilelebet Türk toprağı olduğunu yüreğinde yaktığı bağımsızlık ateşi ve kazandığı ihtişamlı zaferle kanıtladığı gün. Tarihi kahramanlıklar ve destanlarla dolu bir millet olarak Kurtuluş Savaşı’nda yenilmez denilen orduları yendik, bizlere reva görülen esaret senaryolarını yok ettik. Bu bilinçle ve vatanımıza duyduğumuz sevgiyle 30 Ağustos Zafer Bayramı’mızı sonsuza kadar gurur ve coşkuyla kutlayacağız. Bugün, Anadolu topraklarında huzurla yaşamamızı sağlayan başta Başkomutanımız Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve özlemle anıyorum. ¨ Elif Yasemin Gün</blockquote><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1000/1*7M6whNSoQm5u2OpATcC1wg.png" /><figcaption>Kaynak: NTV</figcaption></figure><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=84671685ad33" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
    </channel>
</rss>