Sanırım Kaptanımız'ın başlattığı "Geçmişe Mektuplar" serisinin sonuna dayandık. Sanırım diyorum bu aralar etrafım biraz kalabalık, kafam epeyce karışık ve yarın önemli bir ameliyat geçirecek çok yakın bir arkadaşım olduğu için bazı şeyleri aklımda tutmakta zorlanıyorum. Bugün Ekmekçim'in blogunun başlığını "Son Mektup" olarak görmeseydim, seriye katılanların en hızlısı ve yazmalara doyamayanı olarak yüze kadar gidebilirdim, retro da devam ettikçe ederdi 😊 İyi ki gördüm, sonuncu mektubumu ve "Son Mektup" deyince aklıma gelen Suat Sayın'ın ünlendirdiği bir şarkı olduğu için de gazinoları anlattığım mektubu yazarak bitireyim seriyi, Kaptanımız Lesliyan'a bizi geçmişe götürdüğü için şükranla ve yenilerinden buluşmak üzere...
(Şimdi girip baktım da Mindmills'e 24 Temmuz'a kadar devammışız, eh bana bir yazı yazmak daha düşer diyeyim ne meraklıymışsın demezseniz 😂)
Sizlere selam olsun Ankara'nın tüm gazinoları,
Ne çok program izledim kimi zaman tahta sandalyelerinizde, kimi zaman rahat koltuklarınızda, kimi zaman bir masa başında, kimileyin hıncahınç bir kalabalığın içinde sıkış tepiş. Hepsi de çok güzeldi, asla pişman değilim.
Yaz geldi mi Gençlik Parkı'ndaki açık hava gazinoları hazırlığa başlardı, gazetelerde boy boy ilanlarınız yayınlanır, iştahımız kabartılırdı. Babam meraklıydı, sık sık götürürdü bizi, özellikle Luna Park Gazinosu ile Japon Bahçesi'nin müdavimi gibiydik. Çocuktum ve çok severdim. Bazen babam iş yerinden, biz evden ayrı ayrı çıkar Park'ın içinde buluşurduk. Yenimahalle otobüsünden inince karşıya geçer, şimdilerde metroya kurban verdiğimiz Ulus girişindeki at kestaneli yoldan yürür, Luna Park girişinde bulurduk birbirimizi. Babamın keyfi yerindeyse ya da aybaşı ise, yeni aldığı maaşıyla kıyak yapar, önce o yıllarda yeni ve rağbette olan tavuk çevirme yedirmek için gazinonun yakınındaki bir lokantaya götürürdü. Tavuklar henüz suni değildi, balık kokmazdı ve çok lezzetli olurdu. Yemek bitince de gelsin şarkılar türküler.
Fasılla başlardı gazino programları, çoğunun isimlerini radyodan duyduğumuz saz sanatçıları yerlerini alır, ardından-hanende mi deniyordu o kadınlar korosundaki şarkıcılara, cahilliğimi affediniz gazino hazretleri-birlikte şarkılar başlardı. Biraz sıkılırdım o fasılda, zira epey eski şarkılar dinlerdik: "Dil harab-ı aşkınım, sensin sebep berbadıma" gibi. Sonraları çok sevecektim Klasik Türk Müziği'nin, şimdilerde adeta unutulmuş bu ölmez eserlerini. Fasıl sonrası en az ünlüden assoliste uzanan bir sanatçılar geçidi başlardı. Podyum kenarında bir masa kapmışsak değmeyin keyfimize, kimi zaman solistin uzattığı mikrofona eşlikçi olmak bile mümkündü. Semaver fokurdar, çaylar içilir, annem özellikle çok sevdiği parçalarda kendinden geçerdi. Kimi zaman kuzenim Ankara'ya gelişlerinde götürürdü anneannemle beni. Anneannemin tercihi Erol Burçböyük'ten, benim tercihimse herhangi bir hafif müzik sanatçısından yana olurdu. Sevim Çağlayan'ın aşırı dekoltesine bakakalır, Sevim Tuna'nın tuvaletinin koltuk altlarındaki pencerelere akıl erdiremezdim. Çok sonra anladım çok dar giysilerde dikiş atmasın diye yapıldığını o pencerelerin.
Çok gazino gezdim ama en unutamadığım Yazar Bahçesi'dir affına sığınarak. Çünkü orada ilk önce Zeki Müren'i izlemiş, bir başka seferde ise aya ayak basıldığı gün hoparlörden Nasa naklen yayınını dinlemiştik. Her ikisinde de ilkokuldaydım. Zeki Müren "Yine Hazan Mevsimi Geldi" şarkısıyla çıkmıştı sahneye, "Yine yapraklar rüzgarların peşi sıra gidecek" dizesini söylerken tepesinden aşağı sarı yapraklar boşalmış, "Bahçevan" şarkısını okurken de bahçıvan kılığıyla çıkmıştı. Annemin suratından mutluluk akıyordu.
Apollo 11 gecesinde ise Beyaz Kelebekler'i izlemiş ve bayılmıştım. Çok geçmeden bir trafik kazası geçirecekler ve elemanlarının birkaçı hayatını kaybedecekti. Günlerce üzüntü çekmiştim.
En sevdiğimse Japon Bahçesi'ydi, sebebi neydi bilmiyorum, sanırım adında Japon geçiyor oluşu ilginç gelirdi. Bu yazıya ilham veren, Yıldırım Gürses bestesi "Son Mektup" şarkısını meşhur eden Suat Sayın'ı orada izlemiştim. Daha kimleri izlemedim ki, Tamer Yiğit'le sevgili olan Sevda Ferdağ'ı-ikisi birlikte çıkmıştı sahneye-Hülya Koçyiğit'in o yıllarda meşhur olan kardeşi Nilüfer Koçyiğit'i, Bedia Akartürk'ü, hatırlayamadığım onlarcasını.
Kışları Güneypark Gazinosu'na götürürdü babam bizi, Maltepe'de birkaç basamak merdivenle zemine inilen bir salondu. Daha şıktı, kadife perdesi program başlayacağında açılırdı. Ne hikmetse orada en çok hatırladığım sanatçı Necdet Tokatlıoğlu idi. Ayrıca komedi ikilileri de olurdu gazino programlarında. Seks filmleri furyasında sahneye çıkanlar arasında olan Sadri Alışık'ı da yine Luna Park'da izlemiştim komedyen olarak.
Kışlık salonlardan biri de Köşk Gazinosu idi, hıncahınç bir kadınlar matinesine dahil olmuştum orada, aman tanrım sanırsın Ganj Nehri'nde yıkanıyorduk. Göksel Arsoy ve Semiramis Pekkan kalmış o kalabalık salondan aklımda. Birlikte gittiğimiz halamın kara bıyıklı, esmer kocası Göksel Arsoy'un sarışın yakışıklılığına bakıp bakıp "Allah birine verdi mi her şeyini tamam veriyor yahu!" diye dertlenmişti 😂
Büyüme sürecimde gazinoları annemlere bırakmıştım, dersler, sınavlar, hayata hazırlık arasında biz daha ziyade çağdaş hafif müzik sanatçılarının solo konserlerine meyleder olmuştuk. Ömrümün en toplumcu çağında izlediğim Cem Karaca konserini kalbimde ince bir sızı ile ve özlemle hatırlarım.
Son gazino seferimi üniversite yıllarımda bir grup arkadaşla yine Luna Park Gazinosu'na yapmıştım. Kadınlar matinesiydi, masamızı evden getirdiğimiz yiyeceklerle doldurmuş, bir semaver ısmarlamış ve adeta ünlüler geçidi olan programı coşkuyla izlemiştik. Fatma Girik, Sezer Güvenirgil, Tunç Oral, Barış Manço, Nazan Şoray hatırlayabildiklerim. Aşağıdaki fotoğraf da o günden:
Mektubuma son verirken gençliğime renk katan tüm gazinolar hepinizi sevgiyle ve özlemle anıyorum. İyi ki vardınız...

